Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim? diye düşündüğüm o uzun kış akşamı
Kayseri’de kış hep biraz daha uzun sürer gibi geliyor bana. Belki gerçekten öyledir, belki de insanın içi soğuduğunda zaman da uzuyordur. O gün de öyle bir gündü. Dışarıda ince ince yağan kar, pencereye vurdukça sanki içimde bir şeyi dürtüyordu. Elimde çay, masada yarım kalmış bir defter… Yazmak istemiştim ama bir türlü başlayamamıştım.
Çünkü kafamın içinde tek bir cümle dönüp duruyordu: Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim?
Bunu basit bir soru gibi yazıyorum ama aslında öyle değil. İçimde dolaşan şey sadece bir hitap meselesi değildi. Bir mesafe, bir kırgınlık, bir özlem ve hepsinin üstüne çöken tuhaf bir sessizlik vardı.
Bir ismin yükü sandığımdan daha ağırmış
Onun adı defterimde defalarca yazılıydı. Ama son zamanlarda yazarken bile duraksıyordum. Sanki ismini yazarsam yanlış bir şey olacakmış gibi.
Çocukluk arkadaşlığımız vardı. Ortaokul koridorlarında omuz omuza yürüdüğümüz, kantinde aynı simidi bölüştüğümüz günler… O zamanlar böyle sorular yoktu.
“Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim?”
O zaman sadece adı vardı. Bazen de lakabı. Hatta bazen “lan” bile yeterdi, o kadar basitti her şey.
Ama sonra büyüdük.
Büyümek dediğim şey de öyle büyük cümlelerle anlatılacak bir şey değil aslında. Sadece daha az görüşmeye başlıyorsun. Mesajlar uzuyor ama anlamı kısalıyor. Sesli kahkahaların yerini “iyiyim ya sen?” alıyor.
Ve bir gün fark ediyorsun ki, ismini söylemek bile sana zor geliyor.
Bir kahvehanede başlayan sessizlik
Geçen hafta Cumhuriyet Meydanı’na yakın bir kafede oturuyordum. Kayseri’nin o gri ama bir o kadar da tanıdık havası vardı. İnsanlar hızlı yürüyor, herkes bir yere yetişiyor ama kimse gerçekten nereye gittiğini bilmiyor gibi.
Telefonum titredi.
Onun adı ekranda göründü.
Kalbimde küçük bir çarpma oldu. Garip bir heyecan değil bu; daha çok “ne diyeceğim şimdi?” paniği.
Açtım.
“Selam.”
Sadece bu.
Ben de yazdım: “Selam.”
Sonra sessizlik.
İç sesim konuşmaya başladı:
“İşte yine oldu. Konuşacak çok şey var ama hiçbir şey yok.”
O an düşündüm: Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim? diye sormam bile aslında konuşmaya başlamanın en zor kısmıydı.
Çünkü “selam” nötrdür. Ne yakınlık taşır ne uzaklık. Sadece vardır.
Geçmişin lakapları ve bugünün mesafesi
Birden aklıma eski günler geldi. Ona taktığım lakap… O da bana başka bir lakap takardı. İkisi de saçmaydı ama bizimdi.
Mesela ben ona “Koşucu” derdim çünkü her şeye geç kalırdı. O bana “Düşünen” derdi çünkü bir cümleyi bitirmem üç dakika sürerdi.
Şimdi ise o lakaplar yok.
Sanki biri onları silmiş gibi.
Bu yüzden kendime tekrar sordum: Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim?
İsimle mi? Fazla resmi.
Lakapla mı? Fazla uzak geçmiş.
“Abi” desem, sanki aramıza duvar örmüş gibi.
“Dostum” desem, içi boş gibi.
Hiçbir şey tam oturmuyordu.
Bir buluşma ve söyleyemediğim kelimeler
Bir gün buluşmaya karar verdik. Kayseri’de kışın buluşmak zaten başlı başına bir olaydır. Soğuk insanı daha içine kapatır ama aynı zamanda bir çay içimlik sıcaklık bile her şeyi yumuşatır.
Bir pastanede oturduk. Cam kenarıydı. Dışarıda kar hafif hafif yağıyordu.
O geldi.
Göz göze geldik.
Ve o an… tuhaf bir boşluk.
Sanki yıllardır konuşmuyormuşuz da ilk kez tanışıyormuşuz gibi.
O bana “nasılsın?” dedi.
Ben “iyiyim” dedim.
Bu kadar.
Oysa içimde bin tane cümle vardı.
“Özledim.”
“Neden uzaklaştık?”
“Beni hâlâ arkadaşın sayıyor musun?”
Ama hiçbirini söylemedim.
Çünkü hâlâ bilmiyordum: Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim?
Suskunluk bazen en yüksek ses oluyor
Oturduğumuz masada çay geldi. Çayın buharı yükselirken gözlerim onun yüzüne takıldı. Eskiden ne kadar kolay konuştuğumuzu düşündüm.
Şimdi ise en basit cümle bile ağırdı.
O da farkındaydı. Bunu gözlerinden anlıyordum.
Bir ara bana baktı ve “uzun zaman oldu” dedi.
Ben sadece başımı salladım.
İşte o an içimde bir şey kırıldı. Ama ses çıkarmadı. Sessiz bir kırılmaydı bu.
İçimden geçen tek şey şuydu:
“Biz ne ara bu hale geldik?”
Hitap etmek aslında yaklaşmakmış
Eve döndüğümde defterimi açtım. Yazmaya başladım ama kelimeler yine dağınıktı.
Sonra durdum.
Ve kendime dürüst bir şey söyledim:
Ben aslında “Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim?” diye sormuyorum.
Ben “Ona yeniden nasıl yaklaşabilirim?” diye soruyorum.
Çünkü hitap dediğimiz şey sadece kelime değilmiş. Bir mesafe ölçüsüymüş.
Birini “dostum” diye çağırdığında araya görünmez bir köprü kuruyorsun. “Adıyla” çağırdığında o köprü ince kalıyor. “Hiç çağırmadığında” ise tamamen kayboluyor.
Bunu fark edince içimde hem bir umut hem de hafif bir hayal kırıklığı oluştu.
Umut, çünkü hâlâ bir şeyleri değiştirebilirdim.
Hayal kırıklığı, çünkü bazı şeyler değişmeden önce çoktan kırılmış oluyordu.
Kayseri gecesinde iç konuşmalar
Gece ilerledi. Kayseri’nin sokakları sessizleşti. Pencereden dışarı baktım. Uzakta bir iki araba geçiyordu.
Kendi kendime konuştum:
“Belki de fazla düşünüyorum.”
“Belki de o kadar derin bir şey yok.”
“Belki de sadece aramak gerekiyor.”
Ama sonra yine aynı soruya döndüm:
Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim?
Bu sefer cevap aramıyordum aslında. Sadece hissetmek istiyordum.
Onu özlediğimi.
Ama bunu söyleyemediğimi.
Bir mesaj daha ve değişmeyen şeyler
Ertesi gün ona bir mesaj daha attım.
“Ne yapıyorsun?”
Cevap geldi:
“Evdeyim. Sen?”
“Ben de.”
Bu kadar.
Ne bir soru daha, ne bir açıklama.
Ama garip bir şekilde kötü hissetmedim. Çünkü bazen başlangıçlar böyle olur.
Küçük.
Eksik.
Ama gerçek.
Ve belki de ilk defa şunu düşündüm: Hitap etmek, doğru kelimeyi bulmak değilmiş. Doğru hisle yazmakmış.
Sonunda anladığım şey
O gece defterimi kapatmadan önce son bir cümle yazdım:
“Belki de ona nasıl hitap edeceğimi bulmak zorunda değilim. Belki de sadece yeniden konuşmayı denemeliyim.”
Çünkü bazı sorular cevapla değil, zamanla çözülürmüş.
Ve ben hâlâ Kayseri’nin soğuk gecelerinde, elimde çayla, aynı sorunun etrafında dolaşıyorum.
Ama artık o soru biraz daha yumuşak:
Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim?
Belki de cevap, hiç düşündüğüm kadar uzak değildir.
Değerli Bizimmotokurye okurları, “Arkadaşıma nasıl hitap edebilirim” hakkındaki bu içeriğimizin sonuna ulaştınız. Umarız faydalı olmuştur!